|
Bir Şehrin
Dirilişi Ya Da Küllerinden Doğan Şehir
2001’in yazı…
Fakülteden yeni mezun olmuşuz… Memurluk sınavına girmişiz ve artık
tercih yapma zamanı… Puanımız normal seviyede; yani yükseklerden
uçmaya gerek yok. Buna rağmen hangi akla hizmet bilinmez ama ilk
tercih olarak Sivas’ı işaretliyoruz… İki, üç, dört, beş ve
bunlar çıkmazsa bakanlığın atayacağı herhangi bir yeri de kabul
edeceğimizi de işaretliyoruz… Ardından kısa bir İstanbul ve
tekrar Ormanseven’deyim…
Öğretmenlik atama
sonuçları internette yayınlanıyor… Bizim orada bugün dahi internet
yok! O zaman nasıl olsun… Üniversiteden yurt arkadaşım; Yozgatlı
Nihat gardaşımı arıyorum. Biraz sonra telefon çalıyor ve açar
açmaz o tok sesiyle bombayı patlatıyor Nihat: “Gardaş
hayırlı olsun; tayinin Sivas’a çıkmış…” Sivas nere
Trabzon nere… Eee kendi düşen ağlamaz diyorum ve tarladan fasulye
toplayan anneme veriyorum müjdeyi…
Sahi Sivas nasıl bir
şehirdir? İsminde bir soğukluk var ya gerçekten de anlatıldığı gibi
soğuk mudur?.. Hani derler ya: “Soğuğa
sormuşlar memleketin neresi
diye. Cevaben; aslen Erzurumluyum fakat Sivas'ta ikamet ederim demiş…”
Gerçi Sivas’tan birkaç kez de olsa geçmişliğim vardı ama onlar
da hep geceye rast gelmişti… Birkaç gün sonra büyük bir heyecanla ilk
görev yerimize gitmiştik… Eylül ayı olmasına rağmen Sivas’a
sonbahar gelmişti… Ardından kuralar çekildi ve tayinimiz Şarkışla’ya
çıktı. O tarihten sonra mecbur kalmadıkça Sivas’a hiç gitmedim…
Şarkışla’da dört yıl görev yapmama rağmen Sivas’a
gitmişliğim iki elin parmaklarını geçmez…
Sivas gerçekten de soğukmuş…
Hatta “Öğretmenler Sivas’ta yaz göremez..” diye bir söz
bile vardır… Zira Eylül’le birlikte havalar soğur ve Haziran’ın sonuna
kadar yaz gelmek bilmez… Böyle bir iklimin orta yerine kurulmuştur
Sivas… Ve bu yüzden olsa gerek Sivas denince aklıma hep
“gri” gelir… Kalorifer islerinin esir aldığı şehir ve şehir
üzerine çöken “gri” sis… Bakımsızlıktan yıkılmaya doğru
giden Selçuklu eserlerinin etrafını sarmış “gri”
binalar… Ve bunlara bağlı olarak “gri” insanlar… Bu “gri” saplantısı
uzun yıllar devam etti… Ta ki bu yaz bir haftalığına Sivas’a
gidene kadar…
Bu yaz;
Temmuz’un son haftası Sivas’a gittik. Ne de olsa ikinci
memleketimiz… Terminalde iner inmez şehrin üç –dört yıl önce
bıraktığım Sivas olmadığını hemen fark ettim… O “gri” şehir
gitmiş, yerine rengârenk bir şehir gelivermişti adeta…
Terminal ile evin arası yaklaşık 3 km. Saat 18.00 civarı…
“Olsun, yürürüm.” diyorum ve yola koyuluyorum…
Yenişehir’de yürüyüş parkurları ve her yaştan insanlar…
Belediye her yeri tertemiz etmiş… İnsanlar mutlu, yüzlerinden belli…
Derken Kale Mahallesi’ne dalıyorum… Hayatımın bu dönemine kadar
pek çok şehir gezdim ve şu kanaate vardım: “Bir şehrin gerçek
renkleri, dokusu, tarihi “Kale” mahallelerinde ve pazarında saklıdır…”
Her köşe başında üç-beş çocuk… Kimisinin pantolonu sökük, kimisinin
burnu akar vaziyette… Gece-kondu misali evler; kimisi tamamen harabe,
terk edilmiş… Bir seyyah misali gözlerimle yürürken ve çevremi
süzerken çocuklardan birinin arkadaşına ettiği okkalı bir küfürle
kendime geliyorum… “Kale çocukları; normaldir…” diyorum…
Ardından muazzam bir binanın önünde buluyorum kendimi: Gökmedrese…
737 yıllık bir ecdat yadigarı.. Her yanı iskelelerle çevrilmiş,
şantiyeye dönüşmüş… Hava yavaş yavaş kararıyor… Daha fazla gecikmeden
evin yolunu tutuyorum…
Ertesi
gün amatör makinemi alıp dalıyorum Sivas sokaklarına… İstikamet
Çifte Minare… Ara sokaklardan birine dalıyorum ki tanıdık bir
sima gülümseyerek bana doğru geliyor… Öğretmenliğimin ilk yılındaki 8.
Sınıftaki öğrencilerimden Mehmet… Sima aynı, gülüş aynı,
konuşma aynı… Boy uzamış ve biraz da bıyık sakal… Ama Mehmet
aynı Mehmet… Ayaküstü konuşup halleşiyoruz… O eski günleri
anıyoruz… Mehmet’in sınıfındaki diğer öğrencilerimi soruyorum…
Ha bu arada Mehmet üniversiteyi bitirmiş ve askere gitmeye
hazırlanıyor… Ve ayrılıyoruz… Çifte Minare’ye geldiğimde dünkü
manzaranın aynısı; etraf şantiyeye dönüşmüş… Ama yanlış anlamayın;
yenileme (restorasyon) çalışmalarından dolayı… Bütün vakıf eserler,
ecdat yadigârları yeniden canlandırılıyor… Ve Selçuklu’nun
başkenti şaşaalı günlerine geri dönüyor…
Sonra
Sivas’ın şahdamarına; İstasyon Caddesi’ne çıkıyorum…
İnsanlar şen şakrak… Şehirde hayat var… “Vay be bir şehir birkaç
yıl içinde bu kadar değişir…” diye tekrar geçiriyorum içimden…
-Bugün 4 Eylül, Sivas Kongresi’nin 89. Yıl dönümü-… İstasyon
Caddesi üzerindeki Kongre Lisesi’nin bahçesini turluyorum…
Ardından meydan ve valiliği dolaşıyorum… Ve öğretmenevine inen yokuşu
inmeye başlıyorum… Tıpkı 7 yıl öncesi gibi… Sağlı sollu mağazalar
hıncahınç dolu… Sol yanımda Madımak Oteli’ne göz atıyorum,
biraz mahzun, biraz kızgın… “Allah’ım bu millete bir daha kardeş
kavgası yaşatma, pravökatörlere fırsat verme...” diye
geçiriyorum içimden… Sonra postahane ve bankalar, mağazalar… Ve
Kepçe.. Öğretmenevine dönen sokak… Tarihi Kurşunlu Hamamı ve
Sivas Öğretmen Evi… Ahi Ahmed Türbesi… Ecdadın ruhuna
gönderdiğim Fatiha ve İhlaslarla tekrar evin yolunu tutuyorum…
Meşhur
Ulu Camii’miz evin hemen karşısında… Ecdadın bir başka
şaheseri… 55 direk üstüne duran bir güzel ibadethane… 812 yıldır
zamana meydan okuyor… Bu topraklar Türk Milletinindir ve kıyamete
kadar da böyle kalacaktır diyor adeta… Vakit ikindi, birazdan
ezan okunur en iyisi namazı bu güzel mekanda kılayım diyorum. Namaz
vaktine kadar camiyi dolaşıyorum. Estetik, zarafet, mükemmellik… Bir
camide olabilecek bütün güzellikleri sergilemiş atalarımız… Tam bu
güzelliklere dalmışken üç beş çocuk birbirinin peşinde dalıyorlar
camiye… Aklıma hemen Üstat Yavuz Bülent Bakiler’in “Sivas’ta
Yoksul Çocuklar” şiiri geliyor:
Sivas’ta Yoksul Çocuklar
Sivas'ta Ulu Camii
avlusunda çocuklar
Yalvaran gözlerle etrafa baka baka
Açıyorlar küçük esmer avuçlarını:
-Emmilerim sadaka! Emmilerim sadaka!
Hükümet konağının yanında biri
Bir kemik kalmış bir deri...
'Boya cila yimbeş, boya cila yimbeş' diye ağlıyor
Ve daha fırça bile tutamıyor elleri.
Garipler Pazarı'nda körpe çocuklar
Yorgunluktan güzelim yüzleri al al...
Öldüren bir çığlık dudaklarında:
-Boş hamal! boş hamal! boş hamal!
Nane satan su satan yetim çocuklar
Şarkı söyleyemediler güneşe aya...
Biliyorum ne masal dinlemeye doydular
Ne oyun oynamaya...
Bezirci'de, Yüceyurt'ta Altıntabak'ta...
Çocuklar var incecik yüzleri nurdan
Ama toz toprak içinde elleri ayakları
Oyuncakları çamurdan...
Ve günahkar çocuklar, suçlu çocuklar
Mahkeme salonunda bakarım dizi dizi
Bu suç bizim suçumuz, bu günah bizim
Affedin bizi.
Gökteki yıldızlar kadar sayısız
Ah yurdumun kimsesiz ve yoksul çocukları
Anladım farkınız yok koparılmış başaktan!
Alın bu gözleri benden, alın bu yüreği artık
Utanıyorum yaşamaktan.
Akşam
ailece Aksu Parkı’na gidiyoruz… Birkaç yıl öncesine kadar
şehrin atık sularının aktığı bu dere şimdi cennetten bir köşeye
dönüşmüş adeta… Yapay havuzlar, çardaklar, çocuk parkları, yapay gemi…
Belediyecilik bu olsa gerek…
Ertesi
gün yine ailece yola düşüyoruz.. Bu sefer ki istikamet Paşabahce
aile parkı… Şehirden biraz uzak ama gitmeye değer… Belediye iki yıl
içerisinde 200 dönümlük alanı ıslah etmiş ve mükemmel bir mesire
alanını oluşturmuş… Dönüş yolunda Peygamber Efendimizin sancaktarı
Abdulvahabi Gazi hazretlerinin makamını ziyaret edip dua ediyoruz…
Bu vatanın İslamlaşmasında emeği geçen şehit ve gazilerimizi bir daha
anıyoruz… Ardından eve dönüş ve ertesi gün de Niğde’ye dönüyoruz…
İyi ki
güzelleşmişsin Sivas… Yoksa içimdeki “gri” duvarlar nasıl
yıkılacaktı… |